Adı Mutluluk

Blog Yazmaya Nasıl Başladım?

Çok uzun zamandır aklımda olan bir yazı başlığıydı bu. Geçen gün instagramda sorulunca kısaca yazmak istedim ama yazdıkça yazdım. Meğer bloggerlık hikayem 2007’ye kadar dayanıyormuş da ben unutmuşum.

Blog yazmaya nasıl başladığımı anlatmaya başlamışken, neden bu kadar çok sevdiğimi ve yazmaya nasıl devam ettiğimi de anlattım. Bu kadar çok vakit alan bir şeyi, hiçbir ücret kazanmadan – hatta domain ve hosting- için her yıl ücret öderken, böyle hevesle yazmaya nasıl devam ediyorum onu da açıkladım. Hazırsanız, başlıyoruz;

Kurduğum ilk site: mynet uzantılıydı. Yıl 2007

Daha önce 7. Sınıftayken mynet’ten bir site açmıştım. Sevdiğim sanatçılarla ilgili haberler, görseller, biyografiler, onlar hakkında değişik bilgiler vs. paylaşıyordum. Ama tabi bilgi kaynağı olmadığım için internetten kopyala yapıştır yapıyorum sadece. Değişik cafcaflı renklerde karman çorman yazılar yazıyordum.

Sonra azbuz’u keşfedip orada azbuz uzantılı birkaç blog yazmıştım. Orada platform daha farklıydı. Kullanıcı profiliniz, yorum kutuları, kategoriler, sayfalar vs. vardı. Daha çok blog düzenindeydi. Orada yine benzer şekilde kopyala yapıştır tarzda paylaşımlar yaptım. Çoğunlukla şarkıcılar, şarkı sözleri, albümler ve türler üzerine yazılar paylaşıyordum (Şimdi müzikle ne kadar alakasız olduğumu fark edip şaşırdım). Orta sonda sınava hazırlanınca bunlardan koptum, sonraki sene de internetim yoktu. Haliyle birkaç yıl ara verdim. Zaten bu dönemlerde blog-blogger terimlerinin ne olduğunu bile bilmiyordum.

Lise ikinin yazında tumblrı keşfettim ve orada bir dönem foto-reblog olarak takıldım. Hiç yazı yazmıyordum çünkü yazamıyordum ve yazacak bir şeyim yoktu. Çünkü ne kendime ait bir fikrim, ne bir tarzım ne de yaptığım bir şey vardı paylaşılabilecek.

İlk gerçek ‘blog’um: blogger.com’da!

Lise 3’ün yaz tatilinde (2011) Julie & Julia filmini izliyordum. Orada Julie, Julia Child’ın yemek kitabındaki tarifleri deneyip bir blogda paylaşıyordu. Orada blogspot platformunu görmüştüm, eski mynet-azbuz günlerimden kalma hevesle bir post-it alıp ‘blogspot bloğu aç!’ yazıp masamın yanına yapıştırmıştım.  Tumblrda gördüklerimi saymazsak blog nasıl olur bir fikrim yoktu tabi.

Lise sonda üniversite sınavını atlattıktan sonra blogspottan ilk bloğumu açmıştım! İlk başta kahvekokuluanılar, fesleğenkokulusayfalar bilmemne değişik isimler denedim (evet ben de bir zamanlar çok zevksizdim) ama hiçbirini sevmedim, çünkü hiçbiri ben değildi. (En son smektepli.blogspot.com yapmıştım şimdi kederlikavun.blogspot.com)

İlk yazım ‘yeni blogger’ başlıklı bir yazıydı, kendimi tanıtmıştım. Sonra da o yaz ailecek gittiğimiz Phaselis Antik Kenti’ni yazmıştım. Yazdığım ilk gezi yazısı ve blog niteliğindeki ilk yazı oydu. O dönemde blog okuyor muydum, blogda neler olur nasıl yazılır biliyor muydum emin değilim. Hatırladığım kadarıyla bilmiyordum ama ilk yazımda şöyle demişim;

‘bloguma geçersek; tamamen kişisel olacak. Çektiğim fotoğrafları paylaşacak, başıma gelenleri anlatacak, sevdiğim ve internette bulduğum orijinal şeyleri paylaşacağım.’

Şimdi şu cümleyi okuyunca aslında ne yaptığımın farkındaymışım diye düşünüyorum.

Neler neler yazmışım;

O dönemde stumbleupon kullanıyordum. Orada gördüğüm değişik çalışmaları, kendi kısa yorumlarımla paylaşıyordum. Mesela; Starbucks sanatı (o yazıyı yazdığımda henüz hiç starbucks kahvesi içmemiştim, çok komik ya), Momo’yu bulabilir misin?, Instagram sanatı (Bunu yazarken de instagram kullanıcısı değildim) Zaten o sene Anadolu Üniversitesi’nde Endüstriyel Tasarım okuyordum ve yaratıcılığımı geliştirmek için bu tarz yazıları okumayı seviyordum. Sonra bir kitap alışverişi anımı yazmışım, oldukça fazla yorum almış. Çizim öğrenme çabalarımı ve kullandığım materyalleri anlatmışım (tasarım okuduğum için),  Bursa’ya gidip gezmişim onu yazmışım, okulda verilen ödevleri yapma sürecim- aşamaları ve Eskişehir’de gittiğim müzeleri yazmıştım (onları silmişim sanırım), sonra da Bursa’dan mekan ve gezi yazıları var. Ama çoğunlukla bunlar gibi karmaşık anı yazıları var; Kar gördüm ben, insanın memleketi gibisi yok, şeker gibi bayram tatili. En sevdiğim yazı formatı buydu, yaptığım ve sevdiğim şeyleri paylaşıyordum. Üstelik yaptığım şeyleri fotoğrafını çekip bu şekilde günlük gibi bir yerde kaydetmek çok hoşuma gidiyordu. Artık böyle yazamıyorum, neden bilmiyorum.

Site içi link verebileceğim bir içeriğim bile yok..

Artık o zaman blog olayı başını alıp gitmişti ve örnek boldu, bilgi de boldu. (Tabii yıl olmuş 2013) O zaman seo uyumlu yazı nasıl yazılır, içerik nasıl üretilir, takip nasıl çekilir, trafik nasıl artırılır cart curt yazı çok okudum ama uygulayamıyordum. Mesela yazı içinde, alakalı diğer yazılarınıza site içi link verin diyordu ama benim hem yazı birikimim olmadığından hem de saçma sapan yazılar yazdığımdan site içi link verecek içeriğim yoktu. Haliyle o işlerin hepsi aşırı zor geliyordu, benimkine uymuyor gibi geliyordu ve yapamıyordum. (Şimdi bütün yazılarım site içi link dolu çünkü içerik yelpazem tam oturdu ve yazacak anlatacak bir şeylerim var)

Bu süreçte anlattığım şeyleri daha iyi anlayabilmeniz için sanırım zamanlarını bilmeniz de önemli.. 7. Sınıf dediğim 2007 yılı, lise sınavına 2008’de girdim, üniversite sınavına 2012’de girdim. Eskişehirde 2012-2013 döneminde okudum. Mynet 2006-2007, azbuz 2007-2008, tumblr 2010-2011, blogspot açışım da 2012 yazı.

Blogspotta yazarken anı yazısı ve gezi yazısı yazdığım için içerik üretmek zor oluyordu. Yani bunlar sürekli yapılan şeyler değil, haftalık değil aylık bile yazmak zor oluyordu. Saçma sapan gereksiz şeyler yazdığım da çok oldu.

Kastamonuda okuduğum dönemde yani blogger.com’daki bloğun son dönemlerine doğru bookstagram (books + instagram) açtığım için ve farklı bloglar gördüğüm için biraz daha farklı içerikler görme şansım olmuştu. Zaten blogumu geliştirmeye de öyle karar vermiştim

WordPress’e geçiyorum; mutluluğunpeşinde.com!

Kastamonu’da postcrossing, kitap ve gezi üzerine yazılar yazdıkça baktım bu işi gerçekten seviyorum, yazdıklarımı da insanlar severek okuyor, wordpress’e geçeyim de biraz daha profesyonel olsun hem de domain alayım istedim. Türkçe, güzel, ilgi çekici ve bana uyan bir domain bulmak aylar sürdü. En sonunda mutlulugunpesinde.com’da karar kıldım ve beni mutlu eden şeyleri paylaşma mottosuyla yola çıktım. O zamandan beri de – 2019 mayısta 3 yıl olacak – wordpresste bu domainde yazılar yazıyorum.

WordPress’e geçtiğimde işler biraz daha değişti. O dönem postcrossing’e yeni başladığım için instagram takipçilerimden gelen ilgiyle postcrossing üzerine yazılar yazmaya başladım. Yine aynı zamanlarda mektuplaşmaya başlamıştım. Postcrossing’in ne olduğunu, nasıl mektup arkadaşı bulduğumu, kartpostalları ve mektupların nasıl gönderildiğini açıkladığım yazılar yazdım. Bu yazılar ilk başta çok okunmasa da daha sonra google’dan aşırı derecede trafik çektiler ve hala her gün yüzlerce kişi bu yazıları okuyor + şu anda bunlar benim en çok okunan yazılarım.

Blogla beraber ben de gelişiyorum;

Benim postcrossing ve mektuplaşmaya başladığım dönem, kişisel olarak zor şeyler yaşadığım bir dönemdi. Kastamonu vaktin bomboş geçtiği, kendinizi geliştirmek için yapabileceğiniz bir şeyin olmadığı bir yerdi. Üstelik çevremdekiler de kendini geliştirmek için zerre çabası olmayan, sadece süslenip instagrama fotoğraf atan insanlardı. Haliyle ben bi’ hayatı sorgulama evresinden geçtim, -ben ne yapıyorum, nasıl bir insanım, ne yapmak istiyorum, hedeflerim neler- gibi sorular sorup durdum kendime. Çevreye uyumsuzluğum belirgin düzeydeydi. O süreçte ilgi duyduğum, kendimle ilgili hiç bilmediğim yeni şeyler keşfetmeye başladım, bu sonraki sene İzmir’de de devam etti ve bunlar hem beni geliştirdi hem de daha sonra bloğa yansıdı.

Ben hep şunu söylüyorum; ben bu blogla büyüyüp geliştim. Burayı bu kadar önemsemem, benimsemem, sevmem bundan. Hayatımın son 3 yılı, en değerli en aktif yılı ve hepsi burada! (vejetaryen oluşum ve spor sevgim hariç, onlar henüz burada yer almadılar)


Kendimi, kendimi geliştirmeye ve vaktimi değerlendirmeye adadım. Okuduğum kitaplardan, tanıştığım insanlardan, izlediğim filmlerden aldıklarımı birer lego parçası gibi düşünüp, kuleme parçalar ekleyerek yükselmeye başladım. Hayatıma kattığım her şeyi gerçekten benimsediğim için yaptım.

Daha çok okumaya başladım (1000kitap yolculuğum), vaktimi nasıl harcadığımı fark edip bu konuda bir şeyler yapmaya karar verdim (telefon detoksu + hiçbir şey yapasım yok diyenlere tavsiyeler), minimalizmi hayatıma daha çok kattım (minimalizm üzerine), çevre hakkında daha duyarlı oldum çıkardığım atıkları azaltmaya önem verdim ve et yemeyi bıraktım (gezegeni kurtarmak için yapabileceğimiz şeyler), okuduğum bölümü iyice benimsedim ve önemini kavradım (diyetetik öğrencilerine tavsiyeler + diyetisyen sohbetleri + diyetetik okumak) gibi gibi. Bu liste uzar gider ve ben bu blogdaki her yazı için böyle bir madde yazabilirim.

Bunu vurgulamamın sebebi şu; internette gördüğüm bir şeyi aa bu değişik bir şeymiş bunu yazayım, ay şurası güzelmiş gidip iki üç  foto çekip bloğa yazayım ya da bunu şunu yaptım bloğa yazısını yazayım mantığında yazı yazmıyorum. Yazsam buna içerik oluşturmak diyemezdim. Sırf yazmış olmak için hiçbir şey yazmıyorum. Eğer içime sinmezse, bloğa yakışmadığını düşünürsem kaldırıyorum. Mesela bir Bulutların Üstünde serim vardı. İnternette görüp beğendiğim farklı şeyleri yazdığım düzenli bir yazı olsun istedim. Sonra baktım ki bu bende şunlara neden oldu;  1- düzenli yazma baskısı 2 – devamlı internette olup bir şeyler keşfetme zorunluluğu 3 – trafik çekme derdi (o tarz karmaşık yazıların etiketi ve kategorisi zor olur, googledan pek organik okuyucu gelmez, sadece sizin linklerinize tıklayanlar gelir) İki defa denedim, olmadı bıraktım. Ayda yılda bir internette güzel birkaç bir şey görünce yine Bulutların Üstünde yazıp paylaşma isteğim geliyor, Keep’e falan kaydediyorum ama çoğunlukla twitterda paylaşıp geçiyorum. Belki ileride hayatımın başka bir döneminde bu yazıyı etkili bir şekilde hayata geçirebilirim.


Yazdığım her şey gerçekten sevdiğim ve benimsediğim ya da şahsen yaptığım şeyler olduğu için içerik oluşturmak konusunda artık neredeyse hiç sıkıntı çekmiyorum, hatta Keep’te hiç erimeyen devasa bir ‘bloga yazılacak yazılar’ listem var. İlham geldikçe, istedikçe aralarından seçip yazıyorum. Aklıma yazı fikri geldikçe ya o listeye yazıyorum ya da defterime not alıyorum. (sadece başlığı yazıp bırakmıyorum, kısa bir açıklama da ekliyorum, madde madde olacaksa aklıma gelen maddeleri de yazıyorum. Bunları yazmazsam sonra o not yazıya dönüşemiyor çünkü hangi düşünceyle onu yazdığımı hatırlayamıyorum)

Blog yazmak istemediğim zamanlar da oluyor;

Yazmak istemediğim zamanlar, yazılacak anı yazılarının biriktiği dönemler ya da yazacağım diye size söz verdiğim şeylerin aşşırı biriktiği ama içimde zerre istek olmadığı zamanlar oluyor ama bunu eskisi gibi önemsemiyorum. 9 Aralıkta yaptıklarımı 5 ocakta yayımladım mesela, evet bir anı yazısıydı ve başlığında tarih yazıyordu. İlk başta bir ‘of yazmasam mı üstünden bir ay geçti zaten pek hatırlamıyorum da’ falan dedim ama gerçekten yazmak istediğim bir yazıydı, sonra da ‘ne olmuş geçtiyse, bir süre durur sonra tarihini 9 aralık olarak değiştiririm’ diye düşündüm ve yazıp yayımladım. Yayımladıktan sonra bu düşüncelerim uçtu gitti.

Yani bloga yazı yazamadığım zaman, vaktim olmadığında internetim olmadığında ya da motivasyonum olmadığında kendimi asla zorlamıyorum. Çünkü zorlasam başına geçsem bile katiyen yazamıyorum. Paylaşmayı sevdiğimden yazıyorum ve içimden gelmezse – yok yahu olmuyor.

Daha önce kendime oluşturduğum yıllık hedefleri yazdığım Mutluluğun Peşinde 2017 yazısı yazmıştım. Çok severek, büyük bir istekle liste hazırlayıp yazmıştım ama o yılın ilk 5 ayı benim için gerçekten çok zordu, sonrasında hafiflese ve güzelleşse de (bakınız Almanya Notları + Heidelberg Gezisi) listedeki maddeleri tamamlayamadım hatta yakınından bile geçemedim. Çünkü bir süre sonra hiçbiri içimden gelmiyordu, sırf bir şeyi yapmış olmak için yapacak bir insan da değilim. Sonra o yazı bana çok battı. Silsem mi silmesem mi çok düşündüm. Hedef oluşturmuş, hiçbirini yapamamıştım. Sanki bana sürekli başarısızlığımı hatırlatıyor gibiydi. Sonra onun da bir tecrübe olduğuna, bana bir şey öğrettiğine ve hayatımda o yıl hakkında bir şeyler gösterdiğine karar verip yazıyı olduğu gibi bıraktım. Kimse de ay salak bunları buraya yazmış ama hiçbirini yapamamış demedi. Dediyse de kendine sakladı.

Bir sonraki yılda kendime daha farklı hedefler belirledim ve bunu bloğa değil ajandama yazdım. Hedeflerimi oluşturma yöntemim ise bambaşkaydı. Yazıya dökebilirsem –anlatmayı becerebilirsem- onunla ilgili bir yazı da yazacağım mutlaka çünkü liste oluşturma hevesimizin ne kadar hatalı olduğunu gösteren önemli bir ders oldu bu bana.

Bloga yazacak konuları nasıl buluyorum?

Önceki blogda paylaştığım yazılara bir göz atın, bir de bu blogdaki başlıklara da bakın. Konuların farklılığı, içerik formatları oldukça farklı aslında. Yani iki farklı blogda bir 18-20 yaşlarım var bir de 21-24 yaşlarım.

Yazının başından beri düşünüyorum, ama kesin olarak şöyle içerik buluyorum, böyle yapıyorum gibi bir şey yazabilmem mümkün olmadı. Şunu söyleyebilirim; gelen ilhamla ve -en önemlisi- paylaşma tutkusuyla yazıyorum. Zaten yazıyı buraya kadar okuduysanız bunu anlamışsınızdır. Daha iyi anlayabilmeniz için olabildiğince örnek vererek açıklamaya çalıştım.

özetle diyorum ki – paylaşmayı sevdiğimden yazıyorum. Yazmaya hiçbir zaman ilgi duymadım, yani küçüklüğünde kısa metinler, öyküler, şiirler yazan yazmaya meraklı ve iyi yazan bir insan değildim hiçbir zaman. İyi yazabildiğimi de beş altı ay öncesine kadar düşünmüyordum zaten.  Çevremden gelen ve maillerde okuduğum övgülerle fark etmiştim akıcı yazdığımı. Uzun uzun yazıyordum ama yine de okuyordu insanlar. Yazdıkça yazdıkça gelişti sanırım ya da gerçekten severek yaptığım için paylaşma isteğimi okuyanlar da görebiliyor.

Bu blog, benim için kişisel gelişim sürecimi paylaştığım bir yer anlayacağınız. Sizin bloğunuz ister makyaj ister moda ister gezi üzerine olsun, yeter ki gerçekten sevdiğiniz, benimsediğiniz ve tutkuyla yaptığınız bir şeyleri paylaşın, içerik oluşturma ve devamlılığını sağlama konusunda sorun yaşamazsınız.

Blog yazmak isteyip de yazamayan ya da ara verip geri dönemeyenlerde yeterince yazma isteği uyandırmışımdır diye umuyorum.

Sevgilerimle!


Not: Bu bloğu açtığımdan beri trafik nasıl artırılır, seo uyumlu yazı nasıl yazılır, takipçi nasıl çekilir gibisinden yazılar hiiiç okumadım. Yaptığım her şey içgüdüsel oldu ama sonucu güzel oldu. Zamanla trafiğim, organik takipçim ve insanların blogda kalma süreleri arttı, hemen çıkma süreleri düştü. Merak edenler için; googledan organik okuyucu oranım %88-98 arası değişiyor, blogda kalma süreleri 00:00:55 ile 00:01:40 arasında değişiyor, hemen çıkma oranım da %0,5 ile %5 arasında değişiyor. Çok sıkı takip etmiyorum ama aklıma geldikçe bakıyorum.

6 okuyucu bu yazıyı sevmiiiş!

6 Yorum

  • Bernis Yalım

    Ben de 7. sınıfın yazında senin sayende bloğa merak sarmıştım umarım senin gibi gelişir ve iyi bir blogger olurum, hikayen ayrıca güzel ve eğlenceli tekrardan hatırlatmak istedim seni çoook seviyorum 🙂

  • Melike

    Bu yazıyı bekliyordum ne zamandır, çok teşekkür ederim kafamdaki tüm soru işaretleri gitti. Bende 1 hafta önceye kadar şu eski blogundaki içerikler gibi yazıyordum. Önceleri bundan hoşlansam da artık sıkıcı gelmeye başladı ve daha profesyonel yazılar yazmak istiyorum artık. Bunun için daha çok uğraşacağım. Tekrar teşekkürler. Blogunu zevkle okuduğumu belirtmek isterim.💚🌻

    • Şeyma Mektepli

      Merhaba, beğenmene çok sevindim! Zamanla blogdaki içerik değişiyor, gelişiyor. Ben arada bir eski yazılara dönüp tekrar tekrar okuyorum. Fark etmeden çoook şey değişmiş 🙂

      Güzel yorumun için ben teşekkür ederim. Sevgiler!

ece özer '' için bir cevap yazın Cevabı iptal et