Kırmızı Saçlı Kadın | Kitap Yorumu

Kafam Bir Tuhaflık‘tan sonra Kırmızı Saçlı Kadın, okuduğum ikinci Orhan Pamuk kitabı oldu. KBT’ta Pamuk’un karakter ilişkilerini işleyişine hayran olmuştum. İstanbul hayranı biri olmasam da hikayenin eski İstanbul‘da geçmesiyle şehrin tarihine aşık olmuştum. Bu kitap da aynı şeyleri hissettim. Hatta KSK ile yazara daha da hayran oldum diyebilirim.

Kitap oldukça ince. 195 sayfa. Okurken, bu özellikle dikkatimi çekti. Sonra düşündüm, en hayran olduğum yazarların en beğendiğim romanları hep inceydi. Stefan Zweig olsun, Albert Camus olsun. Asıl olayın ince kitaplardaki işçilik olduğunu düşündüm. Asıl olay, olayı daha az sayfada anlatabilmekti belki de. Bir karakterin karakteristik bir özelliğinin okuyucuya aktarılması için bir veya iki defa yazılması yetmiş bu kitaplarda. Yazarın farkı da burada ortaya çıkıyor bence. Milyon defa söylemesine gerek kalmıyor, kafanıza bunu sokmaya çalışmıyor. Sadece bir defa, bir olayın içinde işliyor ve bunu siz anlıyorsunuz. Altını çizme isteği uyandıran cümleler yazmak değil iyi yazmak. Az ve öz yazmak. (Burada, her yazısında destan yazan kendime minik bir gönderme yaptım)

İsmini görünce kitabın bir Kırmızı Saçlı Kadın’a aşık olan bir erkeğin hikayesi olduğunu düşünüyorsunuz. Temelde öyle denebilir, hatta aslında öyle ama bambaşka bir olay örgüsü var. İki eski efsane ile iç içe işlenmiş kitap. Babasını öldüren oğul Oidipus’un ve oğlunu öldüren baba Rüstem’in efsaneleri ile kitapta asıl yaşananlar iç içe gidiyor. Yani kitap bir aşk hikayesi gibi görünse de bu iki efsaneyle birlikte aşktan çok baba-oğul ilişkisini ve kaderi ele alan bir roman olmuş. Tarih tekerrür eder sözüne benzettim ben bunu. Kitabın arkasında da bu iki efsane ile okurun kendine sıradan hayatlarının eski metinlerden ne kadar etkilendiği sorusunu soracağı yazıyor.

Elinize alıp, içindeki sayfaları okuyup bitirip kapağını kapatıp kitaplığa geri koyacağınız bir kitap değil bu. Kitabın ön kapağı da, arka kapağı da içinde yazanlar da derin inceleme ve araştırma gerektiriyor. Dalıp gittiğim yerler oldu mu, bir şeyler kaçırdım mı diye düşünmeden edemiyorum. Kitabın ne kadar ince işlendiğini fark etmem, hayranlık duymam kitabın ortasını bulduğu için hakkını vererek okumadım ve kesinlikle bir zaman sonra kitabı tekrar okuyacağım. Bu kitapta sayfa doldurmak için yazılmış hiçbir şey yok bence her şeyin bir anlamı ve önemi var.

Kitapta neler döndüğünü bilmediğiniz için şuan bu yazdıklarım çok boş gelebilir. 3. bölümü bitirip, kitabın Kırmızı Saçlı Kadın’ın ağzından yazılan son bölümüne geldiğinizde anlayacaksınız ne demek istediğimi. Kitabı kapağını açıp şöyle bir inceleyeceksiniz, arkasını tekrar açıp okuyacak ve arka kapaktaki görselleri inceleyeceksiniz. Benim tavsiyem, bunu ikinci bölümü okurken yapmanız 🙂

Biraz da kitabın konusundan bahsedeyim, biraz havada kaldı sanki;

Kitapta aslında 4 bölüm var. 3’ü ana karakter Cem’in ağzından, son bölüm de Kırmızı Saçlı Kadın’ın ağzından yazılmış.

Olaylar ve ilişkiler oldukça karışık olduğu için spoiler vermeden anlatmam neredeyse imkansız. Ama şöyle söyleyebilirim; 17 yaşındaki Cem 1986 yazında kuyucu olan Mahmut Usta’nın yanında bir ay çıraklık yapıyor. Öngören yakınlarında bir arazide kuyu kazıyorlar. Burada Mahmut Usta, Cem’e sürekli hikayeler anlatıyor. Cem de bir gün ona babasını öldüren Oidipus’un hikayesini anlatıyor. Öngören’e gittikleri bir akşam Cem, Kırmızı Saçlı Kadın’ı görüyor ve aşık oluyor. (ve hayatı değişiyor demeyeceğim ama öyle) Bir süre onu takip ediyor ve tanışıyorlar. Ama kadın evli. Kuyuculuk yaptıktan sonra Cem İstanbul’da dershaneye gidiyor, üniversiteye giriyor, aşık oluyor, yüksek lisans yapıyor, evleniyor, askere gidip geliyor ve bir süre çalıştıktan sonra zengin bir iş adamı oluyor. İş seyahati sırasında İran’da gördüğü bir resim ile Rüstem (oğlunu öldüren) ve Sührab’ın (ölen oğul) hikayesini öğreniyor. Sonra eşi Ayşe ile gittikleri tüm seyahatlerde müzelerde kütüphanelerde bu efsaneleri araştırıyorlar. Sonra kendi şirketleri Sührab’ı kuruyorlar. İstanbul büyüdükçe, Öngören İstanbul’un içinde kalıyor. Ve şirket olarak Sührab, Öngören’den birkaç arazi satın alınca Cem’in otuz yıl önce kuyucu çıraklığı yaptığı Öngören’e geri dönmesi gerekiyor. Kitap boyunca beklediğiniz her şey Öngören’de olup bitiyor, öğrenmek istediğiniz her şeyi de orada öğreniyorsunuz.

Okurken meraktan ve stresten yüreğime iniyordu, cidden kalbim sıkıştı diyebilirim. (Kitap bana ağır geldi) O yüzden ben açıp son kısımları okudum. Nasıl denk getirdiysem tam da olayın sonuçlandığı yeri bulmuşum. Sonra tabi geri dönüp tüm süreci de okudum.

Güzel bir kitaptı demek yazara haksızlık olur. Kitap cidden ÇOK İYİ. Okuduğum en iyi kitaplardan biriydi. Cem’in Öngören günlerinde bir betimlemeler var, Kürk Mantolu Madonna‘dan beri öyle güzel hissettiren betimleme görmemiştim. Okurken aklıma doğrudan KMM geldi. Orhan Pamuk’la Sabahattin Ali’yi karşılaştırmadan edemedim. 🙂

Kitapta birçok yerin altını çizdim. Önce birkaç alıntıyı yazacağım, sonra da kitapta bahsedilen iki efsaneyi yazacağım. Efsaneleri de yazacağım için yazı uzayacak. O yüzden onları sona ekledim sadece isteyenler okusun diye;

– “Sizin saçınızın kırmızısı doğuştan, benimki ise kendi kararım”


— “İstasyon Meydanı Temmuz gecesinde hatıralar gibi tanıdıktı. Gece karanlığı Öngören’in yoksulluğunu, bakımsızlığını örtmüş, soluk turuncu lambaların etkisiyle İstasyon binası ve meydanını kartpostallara resmi basılabilecek ilginç bir yere çevirmişti. “


— “Bir yıldız daha kaydı. Belki de o yıldızı bir tek ben görmüştüm. Ben varım diye düşündüm. Bu güzel bir duyguydu. Ağustosböceklerinin “tık-cık-tık-cık”ları gibi yıldızları da sayabilirim. Ben buradayım: 1, 2, 3, 5, 7, 11, 13, 17, 19, 23, 29, 31..”


— “Sokak kapısı açıldı, zifiri karanlık dar bir girişten geçtik. Kör karanlıkta anahtarlıığndaki öteki anahtarı aradığını işitiyordum. Derken çakmağını yaktı ve alevinin ışığındaki korkutucu gölgeler arasında anahtarı ve kilidi bulup, kapıyı açıp daireye girdi. Giriş ışıklarını yakarken bana döndü. “Korkacak bir şey yok” dedi gülümseyerek. “Bak, annen yaşındayım.”


“Oidipus, Yunanistan’daki Thebai şehrinin kralı Laios’un oğlu ve ülkesinin şehzadesiydi. Daha anasının karnındayken bile önemli biri olduğu için müneccime onun geleceğini sormuşlar ve acı bir kehanetle karşılaşmışlardı… korkunç kehanete göre şehzade Oidipus, ileride babasını öldürecek ve öz anası ile evlenip, babasının tahtına oturacaktı. Kehanetten korkan baba Laios doğar doğmaz oğlunu kaçırtmış, ölsün diye ormana terk edilmesini emretmişti.Ormana terk edilen bebel Oidipus’un hayatını onu ağaçlar arasında bulan komşu krallığın bir nedimesi kurtarmıştı. Her halinden soyylu olduğu belli olan Oidipus da bu öteki ülkede gene şehzade giti yetiştirilmiş ma büyüyünce bu yeni ülkeye yabancılık hissetmiş; nedenini merak edip müneccime geleceğini sormuş ve aynı şeyi işitmişti: Allah, Oidipus’un kaderine babasını öldürüp anasıyla yatacağını yazmıştı. Böylece Oidipus, bu korkunç kaderden kaçmak istemiş ve hemen ülkesini terk etmişti. Oidipus, bilmeden asıl memleketi Thebai’ye gitmiş, bir köprüden geçerken ihtiyar bir adamla lüzumsuz bir nedenle tartışmaya girmişti. Bu, aslında öz babası Laios idi.Alt alta üst üste dövüşmüşler ama sonuda Oidipus kuvvetli çıkmış ve babasını öfkeli bir kılıç darbesiyle öldürmüştü. Oidipus’un babasını öldürdüğünü kimse görmemişti. Gittiği Thebai şehrinde, bu yüzden kimse onu suçlamamıştı. Üstelik şehre bela olmuş, kadın yüzlü, aslnda vücutlu, koca kanatlı canavarın kimsenin çözemediği muammasını çözünce, Oidipus’u kahraman ilan edip Thebai’nin yeni kralı yapmışlardı. Böylece kraliçeyle, onun oğlu olduğunu bilmeyen kendi öz annesiyle evlenmişti Oidipus. Yıllar sonra bir gün Oidipus’un karısı ve çocuklarıyla mutlu yaşadığı şehre veba gelmiş. Herkes vebadan kırılıyormuş. Korku içindeki şehirliler Tanrılarının ne dediğini merak edip bir aracı yollamışlar. ‘Eğer vebadan kurtulmak istiyorsanız’ demiş Tanrılar, ‘bundan önceki kralı öldüren katili bulun ve onu şehirden atın. O gün veba bitecektir!’ Oidipus, hemen katilin bulunmasını emretmiş. En çok da kendisi çalışmış. Çalıştıkça da babasını öldürenin aslında kendi olduğunu adım adım öğrenmiş. Daha da kötüsü karısının kendi öz annesi olduğunu öğrenmekmiş. Annesiyle yattığını anlayınca, Oidipus, kendi elleriyle kendini kör etmiş. sonra da şehrini bırakıp başka bir aleme gitmiş. Oidipus kendini cezalandırınca veba bitmiş ve şehir kurtulmuş. ”


— “O Eski zamanlarda Rüstem İran’da eşsiz bir kahraman, yorulmaz bir savaşçıymış. Herkes onu tanır, herkes severmiş. Bir gün Rüstem avlanırken önce yolunu ve sonra da gece uyurken atını kaybetmiş. Atı Rakş’ı bulacağım derken düşman toprakları Turan’a girmiş. Ama namı kendinden de önce gittiği için tanıyıp ona iyi davranmışlar. Turan Şahı beklenmedik konuğunu özenle ağırlamış; ona bir şölen vermiş, içki içmişler. Derken yemekten sonra odasına çekilen Rüstem’in kapısını çalınmış. Turan Şahı’nın kızı Tehmine içeri girip yemekte gördüğü yakışıklı Rüstem’e aşkını anlatmış. Namlı Kahraman, akıllı Rüstem’den bir çocuğu olmasını istediğini söylemiş. Şah’ın kızı yay kaşlı, güzel saçlı, servi boylu, küçük ağızlıymış. Rüstem odasına kadar gelen bu akıllı, duyarlı, tatlı dilli güzele hayır diyememiş, sevişmişler. Sabah Rüstem, doğacak çocuğa kendinden bir işaret, bir bileklik bırakıp ülkesine geri dönmüş. Annesi Tehmine babasız doğan çocuğa Sührab adını vermiş. Yıllar sonra babasının ünlü Rüstem olduğunu öğrenince Sührab demiş ki: “İran’a gideceğim, zalim İran Şah’ı Keykavus’u  tahtan indirip yerine babamı geçireceğim. Sonra buraya Turan’a döneceğim ve Keykavus gibi zalim Turan Şah’ı Efrasiyab’ı tahttan indirip yerine kendim geçeceğim. O zaman babam ve ben, İran’ı ve Turan’ı, Doğuyu ve Batı’yı birleştirip bütün Cihan’ı bi adilane yöneteceğiz. İyi niyetli, iyi kalpli Sührab böyle demiş. Ama düşmanlarının ne kadar sinsi ve kurnaz olduğunu ölçememiş. İran ile savaşacak diye Turan Padişahı Efrasiyab niyetini bilmesine rağmen onu desteklemiş. Ama Sührab babası Rüstem’i tanımasın diye ordusuna casuslar katmış. Baba oğul birbirlerini tanımadan ordularını karşılıklı uzaktan izlemişler. Çeşit çeşit hile ve oyundan ve kaderin cilvelerinden sonra efsane savaşçı Rüstem ile oğlu Sührab savaş alanında karşı karşıya gelmişler. Ama tabi zırhlar içindeymişler ve baba oğul tıpkı Oidipus ve babası gibi  birbirlerini tanıyamamışlar. Zaten Rüstem karşısındaki cengaver bütün gücünün toplamasın diye dövüşte kim oluğunu saklarmış. Gözü babasını İran tahtına oturtmaktan başka bir şey görmeyen çocuk kalpli Sührab da kiminle savaşacağına zaten dikkat bile etmezmiş. Böylece bu iki yüce gönüllü büyük savaşçı baba oğul, orduları arkadan onları seyrederken öne atılıp kılıçlarını çekmişler.  Baba oğulun kavgası oldukça uzun sürüyor. Birinci gün Rüstem ile oğlu önce kısa mızraklarıyla birbirlerine girişiyor, mızrakları parçalanınca da kılıçlarını çekip dövüşe devam ediyordu. Derken kılıçlar da parçalanıyor ve bunun üzerinie gürzlerini çıkarıyorlardı.  Sührab babasını yere çalarak çıkardığı hançeriyle babasını kafasını kesmek üzereyken Rüstem “ilk seferde öldürme, ikinci kere yere ser beni” diyerek Sührab’ı kandırıyor. Üçüncü gün, daha dövüşün başında Rüstem birden oğlunu yere serip kılıcını Sührab’ın gövdesine daldırıp oğlunu öldürüyor.”


Oldukça uzun olduğu için ikinci hikayenin sonunu kısaltarak yazdım.

Batılı Yunan efsanesinde oğul babayı, Doğulu İran efsanesinde ise baba oğulu öldürdüğü için bu iki hikaye birbirinin tersi gibi. İki kültürün ailevi ilişkileri bu iki hikaye üzerinden çok yorumlanmış. Ben bunun üzerinde durmadım. Daha çok kitaptaki asıl olan döngüsü ile ilgilendim.

 

En sevdiğim kitaplardan biri oldu. Ve benim için özel kitapları koyduğum rafta yerini aldı bile. Herkese tavsiye ederim.

Okuyanlar varsa, bana mesaj atabilirsiniz. Kitap hakkında konuşmayı çok isterim. 🙂

Sevgiler!

3 okuyucu bu yazıyı sevmiiiş!

Eklemek istediğiniz bir şeyler mi var? Bir yorum yazın!